BİYOGRAFİ >
Sylvia Plath kimdir

Sylvia Plath kimdir

Eserleri, acı yüklü hayat hikayesi ile bir arada anılan, yaşamında, şiirlerinde duyduğu tutkuyu ölüme de taşıyan kadın, Sylvia Plath’in hayat hikayesidir…

sylvia plath

Bazı isimler, ürettikleri eserler kadar özel hayatlarıyla da gündeme geliyor. Slyvia Plath de o isimlerden biri. Zira intiharları en az şiirleri kadar ünlü ya da ne bileyim kıyaslaması göreceli bir kavram olabilir.

Kendisi her ne kadar ömrünün 30 yıllık olduğuna karar verse de, edebiyat anlamında birçok yazarın ve hatta başka alanlardaki sanatçıların ilham kaynağı. Belli ki üzerinden ne kadar zaman geçse de olmaya da devam edecek. Çünkü o, 30 yıllık hayatında ölümsüz olmanın yolunu keşfetti…

Çünkü o, tutkularının tutsak olmasına izin veremeyecek kadar yaşamayı seviyor olabilirdi…

Çocukluğu

Sylvia, 27 Ekim 1932’de, ABD’nin Massachusetts eyaletinde, ABD’li Aurelia ve Alman Otto’nun çocuğu olarak dünyaya geldi.

Aslında her şey normal başlamıştı. Sylvia, sağlıklı bir çocuk olarak dünyaya gelmişti; ancak ruhsal sağlığı için aynı şey söylenemezdi. Zamanla Sylvia’nın bir manik depresif olduğu anlaşılacak ve hayatı boyunca bu gerçekle boğuşacaktı.

Babası Otto, profesördü. 1940’ta, Sylvia henüz bir çocukken hayata veda etti. Sylvia’nın, babasına karşı içinde büyüttüğü bir nefret vardı ve büyüdükçe bu duygu da büyüyecekti. Ruhsal dünyasındaki dalgalanmalar, zamanla bozulan psikoloji, ona çocukluğundan bir hediye olacaktı.

İlk şiirini yazdığında ve hatta yayımlandığında Sylvia, henüz 8 yaşındaydı. Rahatsızlığının ilk izleri de işte bu zamanlarda kendini belli etmeye başladı.

İlk intihar girişimi

Sylvia, hep intihara meyilliydi. 1950’de Smith College’e burslu girdi. Aslında okulda gayet başarılıydı. Ancak ruhunun ona açtığı yaralar, hayatını sağlıklı bir şekilde yaşamasına izin vermiyordu.

Sylvia, ikinci sınıfta ilk intihar girişimini gerçekleştirdi ve ardından tedavi görmesi için bir akıl hastanesine yatırıldı. Artık ciddi bir şekilde ve resmi olarak hastalığıyla boğuşacaktı.

1955’te Smith College’den “summa cum laude” dereceyle mezun oldu. Zeki yönü ile hayat devam ediyordu. Sonra Fulbright bursu kazandı ve Cambridge Üniversitesi’ne gitti. Burada çalışmalarını sürdürdü ve şiirlerini üniversitenin öğrenci gazetesi, Varsity’de yayımladı.

Sylvia evlendi

Cambridge’de Sylvia, İngiliz Şair Ted Hughes ile tanıştı. Şiir, onları bir araya getirmişti. Sylvia’nın artık ayakları yere basmıyordu; aşk ile sarhoş olmuştu.

Ted, Sylvia için hem bir kaçış hem de sığınma noktasıydı. Kesinlikle çılgınca bir deneyim olacaktı bu aşk. Sonu sadece Sylvia’nın içini rahatlatacaktı. Tanıştıktan sonra çok zaman kaybetmeden, 1956’da evlendiler ve Boston’a yerleştiler. Sylvia, hemen hamile kalmıştı ve İngiltere’ye döndüler. Londra’da kısa bir süre yaşadıktan sonra North Tawton’a yerleştiler.

Bu sırada çiftin üzerine Sylvia’nın kıskançlık krizleri kara bulut gibi çöktü. Bu durum, onları evliliklerinde ciddi bir probleme doğru sürüklüyordu. İlk çocuklarının doğumundan sonra Sylvia, içinde bulunduğu durumun ağırlığını kaldıramadı ve Londra’ya dönerek boşanma işlemlerini başlattı.

Bir kere daha bir araya geldiler bu ayrılığın üzerine. Sylvia ve Ted’in bir çocukları daha oldu. Ancak Sylvia’nın ruhsal bozuklukları Ted’in ondan soğumasına sebep olmuştu. Sylvia’yı sürekli ihmal ediyor ve hatta aldatıyordu.

Bu ilişki, düşündüğü gibi Sylvia’ya iyi gelmemişti; kendisini yaratıcılığı konusunda gerilemiş ve kısıtlanmış hissediyordu. Hayatının aşkıyla karşılaştığını, belki iyileşeceğini düşünen Sylvia, bir anda kendini evde çocuk büyüten, dışarıda nerelerde gezdiğini bilmediği kocasını bekleyen bir kadın olarak buldu. Bu kadarı Sylvia gibi ruh taşıyan bir kadın için çok fazlaydı. Büyük aşk, büyük mutsuzluğa dönüşmüş; Sylvia’nın intihar hanesine yazılmıştı.

Londra’da yalnız hayat

Sylvia, artık kesinlikle Ted ile olmaması gerektiğini biliyordu. Eskiden İngiliz Şair William Butler Yeats’a ait olduğunu öğrendiği evi kiralamıştı ve bunu iyi bir işaret olarak algılıyordu. Londra’da ruhsal anlamda kendini daha da zorlayacak bir sürece girmişti...

Yalnız bir hayat yaşıyordu burada. Yazar Jillian Becker ile de bu yalnızlığının ortasında, 1962 Eylülü’nde tanıştı. Tanıştıklarında Jillian’a, “Colossus” adlı kitabını imzalayıp hediye etmişti. Zamana mühürlenmesi gereken özel anlardandı.

Ted ile evliliği henüz bitmişti. Jillian, Sylvia’nın yeteneğine hayrandı. Ancak haline de acıyordu. Kısa sürede çok iyi arkadaş olmuşlardı. Gerçi hiçbir buluşmaları neşeli değildi; ama Sylvia ile zaman geçiriyor olmaktan çok memnundu Jillian.

1962 yılı ve 1963 kışı, Sylvia için çok zor geçiyordu. Ne az zamanı kalmıştı…

İntihara günler kala

1963’ün soğuk Şubat günlerinden biriydi. Sylvia, Jillian’ı arayıp sadece “Gelebilir miyim?” diye sordu. Öğleden sonra çocukları Frieda ve Nick’i yanına katıp, Jillian’ın Islington’daki evinin kapısını çaldı.

Sylvia ölümün pençesine düşmüş gibi görünüyordu. İçeri girer girmez uzanmak istediğini söyledi. Jillian, onun bu haline hiç şaşırmamıştı. Onu tanıdığı son beş aydır olduğu gibi kötüydü; ama bu kez her zamankinden kötü…

Jillian, onu yukarıya, en büyük oğlunun odasına çıkardı. Yatağa nasıl küçük hareketlerle ve hayatı sevemeyen yönüyle ilerleyişini izledi. Üzerine bir örtü örtüp, aşağı indi. Jillian’ın 1 yaşında küçük bir kızı vardı; Madeleine. Sylvia’nın oğlu Nick ile yaşıtlardı; kızı Frieda ise 3 yaşına girmek üzereydi. Çocukları alıp birlikte oynamaları için kızının odasına götürdü. Sadece çocukların sesinin yükseldiği evin içinde kendi sessizliğinde sadece arkadaşı için üzülebildi Jillian…

Birkaç saatlik uykunun ardından Sylvia aşağı indi. Uykusunda mı düşünmüştü, yoksa gözlerini tavana dikip bolca düşünerek mi indi bilinmez, eve gitmek istemediğini söyledi. Jillian, Sylvia’nın evinde kalmasını sorun etmedi. İki büyük kızı Claire ve Lucy hafta sonu evde olmayacaktı ve bu iki boş odası var demekti.

Sylvia, arkadaşına evinin anahtarlarını verdi ve Jillian, ilaçlarını, diş fırçasını, bir elbisesi, geceliği ve hali hazırda okuduğu iki kitabını getirdi. Eve döndüğünde çocukları kendi kızıyla birlikte banyoya sokup bir güzel pakladı, karınlarını doyurdu ve yatırdı. Sonra da kocası ve Sylvia ile birlikte yemek için tavuk suyuna çorba, kızarmış biftek, patates püresi ve salata yaptı. Sylvia’nın iştahı arkadaşını pek memnun etmişti doğrusu. Hatta bu kez sorunlardan hiç konuşmamışlardı, neşeli bile sayılırdı muhabbetleri. En azından yemek boyunca…

(Ted ve Assia)

Sonra Sylvia, Jillian’a ilaçlarını gösterdi, ne kadar da fazlaydı. Kimisi uyanmasını, kimisi de uyanmasını sağlıyordu. Uyku ilaçlarını  saat 22.00’de aldı. Ancak gözlerinden uykuya dair hiçbir iz yoktu. Üstüne ruh hali de çok hızlı değişiyordu. Enerjik bir duygudaydı ki, birden Ted ve uğruna kendisini terk ettiği kadın Assia Wevil’den bahsederek derin bir duygusallığa büründü.

İkisine de duyduğu öfkenin şiddeti gözbebeklerinde iki cilt roman gibi duruyordu. Kıskançlık bir türlü toparlayamadığı ruhunu kemiriyordu…

Ted, Assia’yı İspanya’ya götürmüştü. “Çocukları İspanya’ya götürebilsem, güneşli bir yere, bu dondurucu havalardan uzaklara” diyordu Sylvia. Ona göre çocukların buna çok ihtiyacı vardı ve hiç iyi değillerdi…

Assia Wevil, de şairdi. Ted ile hayatlarına 1961’de eşi David ile birlikte komşu olduklarında girdi. Ted ile aralarındaki çekimin fark edilmemesi imkansızdı; çok geçmeden bir ilişkiye de dönüştü. Ted’in aldatmaları, Sylvia’nın ruhuna derin yaralar açıyordu ve gözü önündeki bu ilişki, bardağı taşıran son damladı işte…

Nihayet saat gece yarısı olmuşken, Sylvia uykuya dalabildi. Ancak Nick’in uyanmasıyla bu kısa bir uyku olacaktı. Nick mamasını yemiş ve sakinleşmiş, ancak Sylvia hala uyuyamıyordu. Arkadaşından biraz yanında kalmasını rica etti. Gözlerini arada aça kapaya, arada uykusundan sıçraya sıçraya sonunda gerçek bir uykuya daldı. Artık Jillian da gidip uyuyabilirdi…

Ertesi gün

Sabah ilaçlarını alıp güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra onu birkaç saat götürecek kadar enerji toplamıştı. Çocuklarının bakımında ona yardımcı olan bir kadınla anlaşmıştı, ancak kadın şimdi gelmiyordu ve Sylvia çaresizdi. En az onun kadar çaresiz hisseden diğer isim de Jillian’dı.

Doktoru ile görüştü Jillian. Dr. Horder, ona çocukları konusunda Sylvia’ya yapacağı en büyük iyiliğin onların bakımını annesine bırakmak olduğunu söyledi. Sylvia, çocuklarının kendisine ihtiyaç duyduğunu hissetmeliydi.

Ama Sylvia’nın bunu anlamaya pek niyeti yoktu. Jillian ne kadar uğraşsa da, Sylvia, çocukları sanki kendi sorumluluğunda değilmiş gibi davranıyordu. Jillian, ya çocukları beslemeyecek, onlarla hiçbir koşulda ilgilenmeyecekti ya da her şeyi o yapacaktı. Mecburen yaptı.

Ted ile son buluşma

Sylvia, ertesi akşam Jillian’a evinden getirttiği mavi, gümüş işlemeli elbisesini giymişti; karşısında durmuş, uzun uzun saçlarıyla oynadı. Yüzü ayrı bir aydınlanmış, gözlerindeki öfke neredeyse gölgelenmişti. Jillian, onun nasıl da güzel göründüğünü düşündü ve bunu yüksek sesle ona da söyledi.

Sylvia’nın neredeyse gülümsediğine emindi Jillian; arkadaşının memnuniyeti onu da memnun etti. Sonra biriyle buluşacağını söyledi; kim olduğunu söylememişti. Çocuklarını öperek iyi geceler dileyip kapıya doğru yönelmişti ki, Frieda arkasından yetişti. Onu sımsıkı sardı ve “Seni seviyorum” dedi Sylvia.

Günler sonra Jillian o gece buluştuğu kişinin Ted olduğunu öğrenecekti ve elbette daha fazlasını. Ted, onu arabayla Jillian’ın evine geri getirmişti…

Sabah olduğunda Jillian, arkadaşının kaçta geldiğini ya da neler söylediğini hiç hatırlamıyordu. Çorba, rosto, peynir, tatlı ve şaraptan olan bir menü ile enfes bir Pazar yemeği yediler. Sylvia’nın yüzünden bu yemekten zevk aldığını okuyordu arkadaşı. Hatta kahve içerken bir tatlı sohbete bile daldılar.

Gün akşama dönüyordu ve Jillian, kızları Claire ve Lucy’nin yakında döneceği konusunu düşünüyordu. Kafasında kimi nerede yatıracağına dair hummalı bir plana girişmişti ki, Sylvia birden “Eve dönmeliyim. Çamaşırları ayırmam lazım. Hem sabah bir hemşire uğrayacak. Nick hasta olduğunda bana yardıma gelen hemşire” dedi. Ani kararının verdiği anlık enerjiyle eşyalarını hızlıca toparladı ve gitmeye hazırdı. Jillian’ın kocası Gerry gitmek istediğine emin olup olmadığını sordu ve Sylvia kesinlikle kararlı görünüyordu. Gerry, onları neredeyse hurda bir arabayla evlerine götürdü. Arabanın gürültüsünden yol boyunca duyamadığı Sylvia’nın yarı hıçkırıklı sessiz ağlayışını, ancak kontağı kapadığında fark edebildi. Gerry ne kadar dil dökse de, Sylvia geri dönmeyi kabul edemedi ve adam, onları ertesi gün ziyaret edeceğine söz vererek yanlarından ayrılmak zorunda kaldı…

Sylvia Plath öldü

Gerry, dönüş yolu boyunca üzerinden atamadığı “Keşke bizimle kalsaydı” iç çekişini eve geldiğinde de devam ettirdi. Sylvia, kesinlikle yalnız kalmamalıydı; böyle düşünüyordu…

Aslında Jillian da kocasına katılıyordu, ancak “insan” yanına yenik düşüyordu içini rahatlatırken. Arkadaşının gidişine üzülmüştü aslında; ama bir yandan rahatlamıştı da, inkar edemezdi. Hem kendi çocuklarına hem onun çocuklarına bakmak için bu kadar uğraşa gerek kalmamıştı işte. Hem acıma duygusu kalbi çok fazla yorabiliyordu. Ertesi gün alacağı haberi önceden bilse, bunların ne kadarını düşünebilirdi ki? Bu düşünceleri ve hatta duyguların, onu yıllarca sürecek bir pişmanlığa sürükleyeceğini bilse, hiç düşünebilir miydi aynı şeyleri…

Çünkü Pazartesi sabahı saat 8.00’de Dr. Horder, Sylvia’nın intihar haberini vermek için aramıştı. Gitti diye içten içe rahatladığı, daha dün şu masada neredeyse mutlu yemek yediği arkadaşı, şu an hayatta değildi…

İntihar anı

Tarih, 11 Şubat 1963’ü gösteriyordu. Sylvia’nın her günü, intiharı düşünüyor ya da deniyorsa, sıradan bir gün olarak geçiyor demekti. Bugün de yine bir planı vardı ve bu kez başaracaktı…

Çocuklarının odası ikinci kattaydı; başuçlarına kurabiye ve sütlerini bıraktı. Odalarının kapısını kapadı ve sıkıca kapının aralıklarını bantladığından emin oldu. Aşağı, mutfağa indi ve fırının gazını açıp kafasını içine soktu.

Sonrası Sylvia için muhtemelen huzura kavuşmak demekti…

Sylvia’nın ardından

Bu intiharın ardından tüm gözler elbette kocası Ted’e çevrildi. Ted, bu konuda yıllarca konuşmamayı tercih etti. Sonra da anılarını yayımladı. Sylvia’nın intiharından “Önlenemez!” diye bahsediyordu…

Ve intihar Sylvia'nın genlerine kodlanmış gibiydi; yıllar sonra oğlu da intihar edecekti...

Sylvia intihar ettiği sırada, Assia da Ted’in çocuğuna hamileydi. Bebeği aldırdı ve Ted ile beraberliğini de sürdürdü. Üstelik Sylvia’nın çocuklarına annelik eder. Kim bilir, belki de bu Assia’nın vicdanının sızısını dindirme şekliydi. Ted’in hayatında bir intiharla oluşan koca boşluğu doldurdu.

Ne yazık ki, Assia’nın da yaşamı Sylvia’nınki gibi Ted’in gölgesinde kalarak devam etti. Ne Ted ne de çevresi Assia’nın şiirleriyle ilgilenmedi, hatta onu küçümsedi. Assia, Sylvia’nın yolunda ilerliyordu. Onun sadece hayatını değil, ölümünü de aldı.

23 Mart 1969’da, Sylvia’dan farklı olarak, 4 yaşındaki kızı Shura’yı da yanına aldı; gazı açtı ve kızıyla birlikte ölüme kavuştu…

Ted’in anılarına göre Assia’nın ölümü ise, “Önlenebilir”di!

Şiirin temsilcisi Sylvia Plath

Sylvia Plath, gizdökümcü şiirin en büyük temsilcilerinden biri olarak tanındı. Şiirleri, en az intiharları kadar meşhur oldu. Kendisine biçtiği 30 yıllık ömürde biriktirdiği her cümle, ardından eserlere dönüştü.

Sylvia Plath, Virginia Woolf, Simone de Beauvoir, Marguerite Duras gibi isimlerle bir arada 20. Yüzyılın en büyük kadın edebiyatçıları arasında anıldı. “Sırça Fanus” adlı eseriyle tanınan Sylvia, kırılgan, karamsar ve illa duygusal diliyle okurunun ruhuna dokundu. Bu aslında kısacık hayatında yaptığı en iyi şeydi; ruha dokunmak. Bir tek kendi ruhuna dokunmayı becerememişti…

Sylvia Plath ölümsüzleşirken

Her zaman dediğim gibi, insanlığa ucundan kıyısından sanata bulaşan, yaşayan bir şeyler bırakırsan bu ölümsüzlüğün keşfi gibi. Sylvia, belki hiç toparlayamadığı ruh sağlığıyla, içinde kopan fırtınalarla zor şeyler yaşadı. Nihayetinde herkes kendi payına düşeni yaşıyordu. Onu özgürleştiren de cümleleri oldu…

Kendi ölümüne karar verdiğinde ve başardığında henüz 30’undaydı. Daha sonra hayatı “Sylvia” adlı filmle beyaz perdeye aktarıldı. Onu ise, Oscarlı Oyuncu Gwyneth Paltrow cablandırdı.

Otobiyografik bir roman olarak öne çıkan “Sırça Fanus”, birçok eleştirmen tarafından ilk Amerikan feminist romanı olarak değerlendirildi.

Zaman içinde şiirleri, düzyazıları yayımlanmaya ve Sylvia Plath hep konuşulmaya devam etti. İçinde dindiremediği fırtınalara rağmen ruhlara dokunan şiirleriyle bir Sylvia Plath geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.