BİYOGRAFİ >
Ömer Seyfettin kimdir

Ömer Seyfettin kimdir

Hikayeciliğin ülkemizdeki temsili ismi, yazar Ömer Seyfettin’in hayat hikayesidir.

ömer seyfettin

Onu tanıdığımda sanırım 9 yaşındaydım ve “Kurumuş Ağaçlar”ı okuyordum. Çocuk yaşımı etkileyen o müthiş eser, belki de kitap okumayı bu kadar çok sevmeme sebep olmuştu. Bugün gibi aklımda kitabın kapağını kapattığımdaki hissiyatım…

O zamanlar nasıl bir hayat yaşadığından habersizdim elbette. Sonra öğrendim; dirisinin de ölüsünün de başına gelenler insanın içini ürpertiyordu. Bugün de ölüm yıl dönümünde onun hayatını yazmak kısmet oldu.

Hayat, işte fark etmekten vazgeçmediğinde mükemmel bir şekilde çıkıyordu karşına…

Keyifli okumalar…

Çocukluğu ve eğitim hayatı

Ömer, 11 Mart 1884’te Gönen, Balıkesir’de Fatma Hanım ve Yüzbaşı Ömer Şevki Bey’in ikisi küçük yaşlarda ölen dört çocuğundan biri olarak dünyaya geldi. Kendi halinde, sessiz bir çocuktu. Annesi, Ankaralı Topçu Kaymakamı Mehmed Bey’in kızıydı; babasının soyu ise Kafkas Türklerine dayanıyordu. Aile aslında İstanbulluydu; Ömer Şevki Bey’in görevi sebebiyle Gönen’de bulunuyorlardı. Yıllar sonra yazacağı hikayelerinde çocukluğunu geçirdiği bu topraklar bol bol yer alacaktı…

Ömer’in eğitim hayatı, Gönen’de bir mahalle mektebinde başladı. Babasının görevi sebebiyle hayatı da eğitimi de burada sürmeyecekti. Aile önce İnebolu, ardından Ayancık, sonra da İstanbul’a taşındı. Mekteb-i Osmaniye’deki kaydının ardından 1893’te Askerî Baytar Rüştiyesi’nin subay çocukları için açılmış özel sınıfına kaydedildi. Şair Mehmet Akif Ersoy’un da arasında bulunduğu okul arkadaşları ile birlikte okulun ilk mezunlarıydı. 1896’da mezuniyetini alarak Kuleli Askeri İdadisi’ne yazıldı. Ancak buradan Edirne Askerî İdadisi’ne nakil gitti. Burada can arkadaşı Enis Avni ile eğitimini sürdürdü. Zaten buraya gelişinin asıl sebebi de arkadaşlıklarıydı. İlk edebi şiirlerine de işte bu sıralarda başladı. Tanzimat ve Serveti Fünun yazar ve şairlerini tanıdığı ve sevdiği yaşlardı. Edirne, onun öğrenciliğini sahiplendiği gibi şiirlerini de sahiplenmişti.

Nihayetinde 1900’de İdadi’den mezun olup İstanbul’a döndü. Burada Mekteb-i Harbiye-i Şahane’ye kaydoldu. Yazdıklarının insan içine çıkma vakti de gelmişti. Mecmua-i Edebiye Dergisi’nde şiirlerini yazmaya başladı. 1903’te Makedonya’da çıkan karışıklıktan sonra Ömer, “Sınıf-ı Müstacele” denilen bir hakla okulundan mezun oldu.

Öğretmenlik zamanları

Ömer, mezuniyetinin ardından “Piyade Asteğmeni” rütbesiyle, merkezi Selanik’te bulunan Üçüncü Ordu’nun İzmir Redif Tümeni’ne bağlı Kuşadası Redif Taburu’na tayin edilmişti.

1906’da ise, öğretmen olarak İzmir Jandarma Okulu’ndaydı. İzmir, Ömer’in gönlünü ferahlatan insanlarla tanıştığı o şehirdi. Burada fikri ve edebi faaliyetler içinde yer alan güzel gençlerle tanışma fırsatı oldu. Bir yandan da dilbilgisini artıracak faaliyetlere girmişti. Öğrenmekten vazgeçmiyordu. Baha Tevfik’ten Fransızca bilgisini artırmak için teşvik gördü. Milli Edebiyat konusunda fikir danıştığı isim ise, Necip Türkçü idi.

Yeni lisan hareketi

Ömer, 1909’da Selanik Üçüncü Ordusu’nda görevlendirilmişti. Görevini, Manastır, Pirlepe, Köprülü, Cumay-ı Bâlâ kasaba ve köylerinde yaptı. Bugün Bulgaristan kasabasında bulunan Razlık kasabasının Yakorit köyünde bölük komutanı olarak bulundu.

Bu görevi sırasında edindiği izlenimlerini, Balkan çetecilerinin Türk düşmanlığını işlediği “Bomba, Beyaz Lale, Tuhaf Bir Zulüm” adını verdiği hikayelerini yazdı. Bu arada yazılarını da takma isimlerle İstanbul ve Selanik’te çıkan çeşitli dergilerde yayımladı.

İşte “Ali Canip”e yazdığı meşhur mektubu da bu zaman zarfında Yakorit’te yayımladı. Dil konusunda görüşlerini özetleyen bu mektup, “Yeni Lisan” hareketinin başlamasına vesile olacaktı.

Askerlik görevinden ayrıldı

Ömer Seyfettin, 1910’da Ziya Gökalp’in arzusu ve tavsiyesiyle tazminatını ödeyip askerlik görevinden ayrıldı. Hayatını tamamen bir yazar ve öğretmen olarak sürdürmek istiyordu ve Selanik’e yerleşti.

Rumeli’nin tek Türk bilim ve edebiyat dergisi olarak Selanik’te çıkarılan “Hüsün ve Şiir” dergisinin ismi, Akil Koyuncu’nun istek ve ısrarı ile “Genç Kalemler” olarak değiştirildi. 11 Nisan 1911’de Ömer Seyfettin “Yeni Lisan” adını verdiği ilk başyazısını imzasız olarak yayımladı.

Balkan Savaşı başladığında

Genç Kalemler, büyük bir aşkla çalışırken Balkan Savaşı patlak verdi. Bunun üzerine Genç Kalemler yazı heyetini oluşturanlar dağılmak zorunda kaldı. Ömer Seyfettin’in istifası da bir yıl sürebildi. Yeniden orduya çağırıldı. Yanya Kuşatmasında da esir düştü.

Esareti, Atina yakınlarındaki Nafliyon kasabasında on ay sürdü. Bu dönemde de bol bol okudu ve yazmaya devam etti. “Mehdi”, “Hürriyet Bayrakları” adını verdiği hikayelerini esaret sürecinde yazdı ve onlar “Türk Yurdu”nda yayımlandı.

Esirlik bittikten sonra

Ömer Seyfettin’in 1913’te esareti bitti ve İstanbul’a döndü. 23 Ocak 1913’te Enver Paşa’nın organize ettiği Bâb-ı Âli Baskını’na katıldı. Askerlik hayatının bir döngüsü olmuştu; ama Ömer Seyfettin bunu istemiyordu. Bir kez daha askerlikten ayrılarak çok istediği yazarlık ve öğretmenlikle hayatını kazanmaya başladı.

Artık çalışmaları bir meslek haline geliyordu. “Türk Sözü” dergisinin başyazarlığına geldi. Burada Türkçü düşüncenin sözcülüğünü yapan yazılar yazma gayretindeydi. 1914’te de Kabataş Sultanisi’nde öğretmenliğe de başladı. Bu görev, ölümüne kadar sürecekti.

Ömer Seyfettin evlendi

İttihat ve Terakki Fırkası’nın ileri gelenlerinden Doktor Besim Ethem Bey’in kızı Calibe Hanım ile Ömer Seyfettin 1915’te evlendi.

Bu evlilikten Fahire Güner adını verdikleri bir çocukları oldu. Ancak evlilikleri 1918’de bozuldu. Ömer Seyfettin de kendi dünyasında yarattığı yalnızlığına döndü. Evliliğinin bozguna uğraması ve geçen I. Dünya Savaşı’nda yaşanan yenilgi, onu çok yıpratmıştı. Çözümü ise kendini yollara vurmakta budu. Yalnızlığını yanına alıp Anadolu’da uzun seyahatlere çıktı. İçinde bulunduğu durumdan kurtulmak için sadece başka başka yerler gördü ve yazdı; her hafta bir hikaye yazmak için kendini zorladı.

Hiç farkında olmadan kısacık hayatının hikayelerini biriktiriyordu…

Son zamanları

1917’den itibaren hayatının en verimli dönemleri başlamıştı. İçinde bulunduğu birçok duruma rağmen verimli bir hikayecilik dönemi geçirdi. Sadece bu dönemde 10 kitap çıkardı ve 125 de hikaye yazdı.

Ayrıca hikaye ve makalelerini de, “Yeni Mecmua, Şair, Donanma, Yeni Dünya, Diken, Büyük Mecmua ve Türk Kadını” gibi dergilerde ve “Vakit, İfham ve Zaman” gazetelerinde yayımladı. Bir yandan da öğretmenlik görevi de sürüyordu.

Ömer Seyfettin öldü

Ömer Seyfettin’in teşhis edilemeyen bir hastalığı vardı. 23 Şubat 1920’de Haydarpaşa Hastanesi’ne kaldırıldığına aslında şeker hastasıydı ve henüz bu hastalığın keşfedilmediği zamanlardı.

O sıralarda Kadıköy’deki evinde yalnız yaşıyordu. Yemeden içmeden kesilmişti ve günden güne zayıflıyordu. Bu zor zamanlarında onunla arkadaşı Ali Canip idi. Yanına sık sık uğruyor ve yemeğini yediriyordu. Şeker hastalığı yüzünden sık sık ateşleniyor ve eklem ağrıları çekiyordu. Ancak bu hastalığın bilinmeyişi Ömer Seyfettin’in sonunu getirecekti.

Hastaneye her gittiğinde ona romatizma tedavisi uygulanıyordu. Bir yandan da doktorlar, bol bol şekerli meyveler yemesini öneriyordu. Arkadaşı da yanından her ayrılışında “Aman azizim bol bol portakal, mandalina ye, üzüm hoşafı iç” diye öğütlemeyi ihmal etmiyordu. Zaten hastalığını hızlandıran da bu tedavi yöntemi oldu.

Sonunda da hastaneye kaldırılmıştı işte. Yataklara da düşmüştü, bir daha da kalkamayacaktı işte. Hastane yatağında geçirdiği iki haftanın sonunda uygulanan tedavi, onu öldürmüştü. Zamanın getiremedikleri, hikayelere doyamayan bir yazarı 36 yaşında hayattan kopardı…

Ömer Seyfettin, 6 Mart’ta “Ah Selanik!” diye inleyerek son nefesini verdi.

Cenazesinin başına gelenler

Ölümünün ardından Ömer Seyfettin’in cansız bedenini kadavra olarak kullanmak istediler. Çünkü hastane onu kimse tanımıyordu. Kendisini gömdüğü yalnızlık, onu insanlardan tamamen uzaklaştırmıştı. Sahipsiz bir ölü olduğunun düşünülmesi, kadavra olmasına yetmişti.

Ünlü yazarın cesedinin etrafında tıp öğrencileri toplandı. Fotoğraf çekildikten biraz sonra da bir hastane hademesi geldi ve cesedin başını kesti. Fotoğrafı kütüphane memuru çekmişti.

Ertesi gün fotoğraf gazetelerde yayımlandı ve Ömer Seyfettin’i tanıyanlar hastaneye akın etti. Başı olmayan cesedi almak istediler; ama artık her şey için çok geçti.

Ölesiye öfkeli kalabalık bir cemaatin huzurunda cenaze namazı kılındı ve Kuşdili’nde toprağa verildi. Ancak hala  rahata eremeyecekti. Mezarının bulunduğu Mahmud Baba Haziresi’nin üzerinden yol geçeceği gerekçesiyle mezarı 23 Ağustos 1939’da Zincirlikuyu Mezarlığı’na taşındı.

Ölümünün üzerinden 19 yıl geçmişken, kemikleri, Asya’dan Avrupa’ya geçti. Yalnızlığa mahkum bıraktığı göçebe ruhu, belki de gezmeye doyamamıştı, kim bilir…

Bıraktığı onca eser, hikayelerinin gölgesinde yaşadığı yalnızlığıyla bir Ömer Seyfettin geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.