BİYOGRAFİ >
Namık Kemal kimdir

Namık Kemal kimdir

Her sürgünden sonra bir diğerine hazırlanan cümlelerini dizginleyemeyen, Vatan Yahut Silistre diye yollara düşen adam, Namık Kemal’in hayat hikayesidir.

namık kemal

İnsanın hayatta bir amacı olmalı ve ne pahasına olursa olsun peşinden gitmeliydi. Doğrunun düzlüğü insanın her zaman kolayına gelmediğinden bu öğretiye perçinlenmiş bir hayat, herkesin harcı olamıyordu işte.

Ancak Namık Kemal, tam da böyle yaşamıştı; kendi doğrusunun peşinde ve asla vazgeçmeden…

Çocukluğu

Namık, 21 Aralık 1840’ta Tekirdağ’da Fatma Zehra Hanım ve Mustafa Asım Bey’in oğlu olarak dünyaya geldiğinde ailesi ona “Mehmed” adını verdi. Çok sonra şair Eşref Paşa, ona Namık diyecekti. Tekirdağ’da bulunan evlerinin civarındaki tekkenin şeyhi Tokatlı Hafız Ali Rıza Efendi ise, ona “Mehmet Kemal” adını verecekti. Bir gün, biz onu "Namık Kemal" olarak bilecektik.

Babası Yenişehirli Mustafa Asım Bey, II. Abdülhamid döneminde müneccimbaşılık yapmıştı. Zavallı anneciğinin ise oğlunun uzun yıllarını görmeye ömrü vefa vermeyecekti. Namık’ın çocukluğu dedesi ile geçecekti.

Annesinin babası Abdülatif Paşa Tekfurdağ (Tekirdağ) Sancağı Vali Yardımcısı idi. Ancak tayinler söz konusuydu. Namık, dedesiyle birlikte şehir şehir, sancak sancak gezecekti.

İlk durakları Afyon oldu. Dedesi Afyonkarahisar Sancağı’na tayin edildi. Ailecek taşındılar. İşte annesi Fatma Zehra Hnaım da 1848’de burada öldü. Bundan sonra ondan tamamen dedesi sorumlu olacaktı.

Abdülatif Paşa’nın bu tayinleri Namık’ın düzenli bir eğitim görmesine imkan vermiyordu. Çözümü özel derslerde buldular. Namık da oldukça gayretliydi. Kendi kendini yetiştirmek için çok çalıştı. Arapça ve Farsça öğrendi.

Afyon’un ardından bir süre İstanbul’a gelmişler sadece burada bir süre düzenli eğitimin lezzetini bir tadabilmişti. 3 ay Bayezid Rüştiyesi ve sonra 9 ay da Valide Mektebi’nde eğitim gördü. Ancak hepsi bu kadardı işte. Yaşamı boyunca hep gayretli olması gerekecek, neyse ki Namık da bundan pek gocunmayacaktı.

Divan Edebiyatı’nı Kars’ta öğrendi

Abdülatif Paşa, Kars’a mutasarrıf olarak atanmıştı; 1,5 yıl burada olacaklardı. Namık, buradaki zamanını Karslı Şair ve Müderris Vaizzade Seyid Mehmet Hamid Efendi’den Divan Edebiyatı’nı öğrenerek geçirdi. Bu ilerideki yazarlık zamanları için ilk adımdı; henüz kendisi dahi bilmese de. Bir de başka eğitimler vardı bunun yanında. Namık, avcılık ve cirit dersleri de alıyordu.

Gözlem yapmayı seven, her gördüğünün kelime karşılığını bir gün lazım alır diye aklına kazıyan bir çocuktu. Burada gördüğü ne varsa, dönüp hafızasını yoklayacak ve bir gün yazacağı tiyatro eserlerinin ilhamını bulacaktı.

Buradaki süreleri dolduğunda, 1854’te İstanbul’a döndüler.

Adını Sofya’da aldı

1855’te babası Bulgaristan Filibe Mal Müdürü, dedesi de Sofya Kaymakamı olmuştu. Namık da rutin bir şekilde dedesinin yanına gitti. Burada Kars’ta almış olduğu aruz ve hece ölçülerini pekiştirmek için çalıştı. İlk şiirlerini burada yazdı. Sofya serüveni Namık 18’ine basana kadar sürecekti.

Bir gün, dedesini ziyarete arkadaşı Şair Binbaşı Eşref Bey geldi. Namık da yazdığı şiirleri okudu kendisine; tabii hâlâ adı Mehmed  Kemal idi. İşte bugün adı değişecekti. Eşref Bey, ona, “yazıcı, kâtip” anlamlarına gelen “Namık” adını verdi. Artık “Namık Kemal” olarak anılacaktı.

Namık Kemal evlendi

Sofya ona anlamlı yeni bir isim dışında bir de eş kazandırmıştı. Namık, komşuları Niş Kadısı Mustafa Ragıp Efendi’nin kızı Nesime Hanım ile evlendi.

Bu evlilik ona çoğalarak geldi; Feride ve Ulviye adını verdikleri iki kızları, Ali Ekrem adın verdikleri bir de oğulları olmuştu.

Dedesini kaybetti

Namık, 18 yaşında İstanbul’a babasının yanına döndü. Artık iş hayatı da başlamıştı; Bab-ı Ali Tercüme Odası’nda stajyer memurluğa başladı.

Hayatında tek yenilik bu değildi. Kayıplar veriyordu. Önce 1858’de büyükannesi Mahmude Hanım’ı, bir yıl sonra da eteklerinden ayrılmadığı dedesi Abdülatif Paşa’yı kaybetti. Üzüntüsü tarifsizdi…

Babası annesinden sonra ikinci evliliğini yapmış, bu evlilikten bir de Naşit adlı kardeşi doğmuştu. Namık, bir süre babasının eşi Dürrüye Hanım’ın Kocamustafapaşa’daki evinde kaldı. 1859’da da Gümrük Kalemi’nde memurluğa başladı.

İstanbul günlüğü

Şiirlerini yazmaya Sofya’da başlamıştı Namık ve kazandığı özgüven İstanbul’da kısa sürede şairler arasına karışmasında etkili olmuştu. İlk olarak Divan Edebiyatına gönül vermiş şairlerle tanıştı. Arap ve Fars Edebiyatı’nı öğrenmek gayretine düşmüştü. Batı Edebiyatı ile tanışmasına daha zaman vardı.

En yakın dostları şairler olmaya başlamıştı. Bunlardan Leşkofçalı Galip Bey ile kurduğu dostluk, Galip Bey’in başkanlığında kurulan Encünen-i Şuara adını verdikleri şairler topluluğuna katılmasını sağlamıştı.

İstanbul ve yaş almaya başladıkça gelen olgunluğu onu iyi bir şair olma yoluna taşımıştı. 1863’ten itibaren yeniden Tercüme Odası’nda görevlendirildi; 4 yıl sürecekti. Bu görev sürecinde, Batı’yı tanıma imkanı buldu. Edebiyatta Batılılaşmanın ilk adımlarının sahibi İbrahim Şinasi ile tanışmıştı ve hayatının değişeceğinden habersizdi. Artık Batı Edebiyatı ile tanışmanın zamanı gelmişti. Şu sıralar kuzeyi Batı kültürünü gösteriyordu.

İbrahim Şinasi Bey, Namık’ın sanat ve dolayısıyla hayat görüşünü değiştirmişti. Tüm ilgisini nesre odakladı. Tarih ve hukuk alanında da kendini geliştirmeye çalışıyordu. Bir yandan da Tercüme Odası’nın katibinden Fransızca dersleri almaya başladı.

Düz yazı işini de sevmişti. Fıkra ve tercüme yazılarını Tasvir-i Efkar’da yayımlamaya başaldı. İlk kez Şinasi’nin kaleminde denk geldiği “millet, vatan, hürriyet, meclis” gibi sözcükleri kendisi de kullanmaya başlamıştı ve yaygınlaştıracaktı.

Divan şairlerine, Ercümen-i Şura’ya yazdığı nazireler; yapıtlarına kattığı yeni kavramlar, tok bir sesle konuşmasıyla Türk Divan şiirini edilgen havasından kurtardı. Tüm bu nitelikleri, onun “Vatan Şairi” olarak anılmasını sağlayacaktı.

Genç Osmanlılar Cemiyeti

Şinasi, 1865’te, Fransa’ya gitti. Tasvir-i Efkar gazetesini de Namık Kemal’e bırakmıştı. Namık, gazeteyi tek başına çıkarmaya başladı.

Bu dönemde gizli bir dernek kuruluyordu; İttifak-ı Hakimiyet. Sonradan adının Yeni Osmanlılar Cemiyeti olarak değişeceği bu derneğin kurucuları arasında Namık Kemal de vardı. Derneğin amacı ise, bir anayasa hazırlanmasına zemin hazırlamak, parlamenter bir yönetim sisteminin kurulmasını sağlamaktı. Herkes misyonunu yaymak üzere elinden geleni yapıyordu. Namık Kemal de savundukları görüşleri baz alarak hükümet aleyhinde makaleler yazmaya başladı. Şark Meselesi hakkında yazdığı makalenin ardından önce gazetesi kapatıldı, sonra da Erzurum’a Vali Muavini olarak atandı. Yıl, 1867 idi.

Namık Kemal Paris’e kaçtı

Erzurum’a sürgün yemişti. Ancak Namık Kemal, Erzurum’a gitmek yerinde Ziya Paşa ile beraber Paris’e kaçtı. İkisi ve diğerlerini Mısırlı Prens Mustafa Fazıl Paşa davet etti ve maddi himayesine aldı.

Ancak burada kalmaları öyle kolay olmayacaktı. Mustafa Fazıl Paşa, Mısır Valisi Kavalalı Paşa’nın torunuydu. Ancak Sultan Abdülaziz’in çıkardığı bir fermanla, Mısır yönetimindeki haklarından mahrum edildiğinde, Mustafa Fazıl Paşa, kendisini Yeni Osmanlılar Cemiyeti’nin reisi ilan etti. Yine Fazıl Paşa’nın verdiği destekle, Londra’da “Muhbir” gazetesini kurdular. Ancak Namık, Ali Suavi ile yaşadığı anlaşmazlık sebebiyle gazeteden ayrıldı.

Bu süreçte Sultan Abdülaziz, Uluslararası Paris Sergisi’ni gezmek için şehre geldi. Bunun üzerine Fransız hükümeti de, Genç Osmanlılar’dan Paris’i terk etmelerini rica etti (!)

Hürriyet Gazetesi

Namık, bu zorunlu ricanın üzerine birkaç arkadaşıyla birlikte Londra’ya gitti. Burada birlikte Hürriyet gazetesini çıkardılar.

Mustafa Fazıl Paşa ise, Paris’e gelen Sultan Abdülaziz ile görüştü. Bu görüşmede aralarındaki ilişkiyi düzelttiler ve Fazıl Paşa, Sultan Abdülaziz ile beraber İstanbul’a döndü.

Namık Kemal ve arkadaşları durum karşısında şaşkındı. Fazıl Paşa, hiçbir şeyin değişmediğini, gazeteyi çıkarmaya devam etmelerini ve desteğini devam ettireceğini söylese de, İstanbul’a döndükten bir süre sonra fikrini değiştirdi. Geçici olarak Hürriyet’i kapatmalarını istedi.

Gazete, hepsinin emeğinin sembolüydü. Özellikle Namık Kemal ve Ziya Paşa kesinlikle vazgeçmek istemiyordu. Sonunda kendi imkanlarıyla gazeteyi çıkarmaya devam etmeye karar verdiler. Ancak bir süre sonra da Namık’ın arkadaşları ile arası açıldı ve hepsinden vazgeçti. Hemen ardından, 1870’te, Sadrazam Ali Paşa ile barış sağladı ve vatanına döndü.

Yeniden muhalefet

Namık, siyasetten uzak durması ve özellikle bu konuda yazmaması koşuluyla affedilmişti.

Kanında durduramadığı, sürekli akan bir nehir vardı sanki. Önce Diyojen adlı mizah dergisinde imzasız fıkralarını yaımladı. 1872’de Sadrazam Ali Paşa’nın ölümünü fırsat bilip “İbret” gazetesini çıkardı. Muhalefet, yeniden başlamıştı.

Kendini durduramıyordu. Gazete sık sık kapatılıyordu. Sonunda Sadrazam Mahmut Nedim Paşa hakkında yazdığı eleştiri yüklü yazılar limiti aştı ve Namık Kemal bu kez Mutasarrıf olarak Gelibolu’ya atandı. Burada birkaç ay kalacak, onu bize ezber ettiren “Vatan Yahut Silistre” oyununu ve bir de “Evrak-ı Perişan” adını verdiği eserini burada yazacaktı. Bir yandan da gazeteye yazılarını gönderiyordu. İbret gazetesinde “BM” (Baş Muharrir), Ebuzziyya’nın çıkardığı gazetesi Hadika için de “N.K” ile yayımlıyordu.

Bu sefer kaçmamıştı. Aksine, geldiği bölgenin sorunlarıyla da ilgileniyordu. Örneğin, su davasını çözmüştü. Sonunda Gelibolu’da salgın haline gelen kuduz hastalığını önlemek için köpekleri sürgün etmesi gerekçesiyle Gelibolu’daki görevinden alındı.

Gitmeden Rumeli’nin fatihi Gazi Süleyman Paşa’nın Bolayır’da bulunan kabrini ziyaret etti ve Ebüzziya Tevfik Bey’e öldüğünde buraya gömülme isteğini vasiyet etti.

Vatan Yahut Silistre

Namık, 1872’nin sonlarında Gelibolu’dan İstanbul’a döndü ve hemen gazetesi İbret’in başına geçti. Bir makalesi yüzünden hakkında soruşturma başlatılması ve gazetesinin tekrar kapatılması için çok fazla zaman geçmesine gerek kalmayacaktı.

O da tiyatroya yöneldi. Gelibolu2da kaldığı zaman diliminde yazdığı Vatan Yahut Silistre, 1 Nisan 1873’te bir gece İstanbul’da Güllü Agop’un Gedikpaşa’da bulunan tiyatrosunda sahnedeydi. Hemen ardından oyunun getirdikleriyle coşmuş, bir anda olaylar çıkmaya başlamıştı. Bu olayların ardından İbret, bir daha çıkmamak üzere kapatıldı.

Namık Kemal, bu kez yargılamaya dahi gerek kalmadan sürüldü. Dört arkadaşı daha vardı. Onun gönderildiği yer, Mağusa oldu. Kıbrıs sürgünü tam 38 ay sürdü. İçinde bulunduğu koşullar hiç de iç açıcı değildi. Birçok kez sıtmaya yakalandı. Genel anlamda da hastalıklar peşini bırakmıyordu.

Her sürgün, ruhunu kamçılayan cümleler var ediyordu ve Namık Kemal, Kıbrıs’ta bulunduğu süreçte ömrü boyunca vereceği eserlerin neredeyse tamamını yazdı.

Anayasa komisyon üyesi

Sürgün bittiğinde Namık Kemal, İstanbul’da adeta bir kahraman gibi karşılanmıştı. “Hürriyet Kasidesi” adını verdiği eserini de bu dönemde yazdı.

Osmanlı tahtında V. Murat vardı. Sadece 93 gün sonra akıl bozukluğu gerekçesiyle tahttan indirildi. Yerine gelen II. Abdülhamit, ilk Osmanlı Anayasası’nı oluşturmaya karar verdi ve bir komisyon kurdu. Sonunda bütün bu adımların ilk amacı yerine oturuyordu. Namık Kemal de elbette bu komisyonun bir üyesiydi.

Yine de bu komisyon üyeliği de fazla uzun süremedi. Namık Kemal’in hırçın ruhu kendine engel olamamıştı. Padişahın aleyhinde bir tehdit beyti yazmıştı. Sadece yazmakla yetinmedi, bir de bunu mecliste okudu. Sonucu da mahkemede yargılanmak oldu.

Yazdığı beyit Arapçaydı. Anlamı ise şöyleydi: “Bir şey ikilendi mi, muhakkak üçlenir de”. İması, Abdülaziz ve V. Murat gibi Abdülhamit’in de tahttan indirilebileceği yönündeydi. Suçu asayişi bozmaktı ve cezası da 6 ay hapisti.

Ancak daha sonra beraatına karar verildi ve ikametinin Girit Adası’na alınması zorunlu kılındı. Kendisi Midilli Adasını istedi ve bu kabul edildi. 2.5 yıl sonra da Midilli mutasarrıfı oldu. 1879’da başlayan ve 5 yıl süren görevi sırasında da hep sadık bir şekilde çalışmaya devam etti. Kaçakçılığı önledi, hazine gelirini artırdı. En önemli katkısı kuşkusuz eğitim üzerine oldu; tam 20 Türk ilkokulu açtı. Türklerin yaşadığı sorunlar, kendi sorunu oldu. Bir rapor haline getirip Bâb-ı Âli’ye dahi sundu.

Tüm bu çalışmaları 1882’de, Nişan-ı Osmanlı Madalyası ile ödüllendirildi.

Midilli sürgünü, sanatı açısından da bereketli olmuştu. “Vaveyla”, “Vatan Mersiyesi”, “Murabba” gibi birçok şiirini burada yazdı. Mağusa’da yazmaya başladığı “Celaleddin Harzemşah” asını verdiği eserini de burada tamamladı.

“Celaleddin Harzemşah”, 15 perdelik tarihi bir oyundu. Harzemşahlar Devleti’nin son hükümdarı Celaleddin Harzemşah ve etrafında gelişen oyunda İslam birliği düşüncesini anlatıyordu.

Sultan Abdülhamit Han, Namık Kemal’i, bu eserinden dolayı “Bâlâ” rütbesi ile ödüllendirdi.

Son görevi

Midilli’de kaçakçılıkla ilgili müdahalelerinden çıkarları zarar görenler vardı. Kumpaslı şikayetler sonunda Namık Kemal, 1884’te, Rodos Mutasarrıfı olarak atandı. Buradaki çalışmaları da ödüle layık görülmüştü; padişahın imtiyaz madalyası verildi.

Burada da Osmanlı tarihi hakkında yazmaya başladı. Burada da İngilizler ve Yunanlar ondan rahatsızlık duymuştu. 1887’de buradaki görevine son verildi ve Sakız Adası Mutasarrıfı oldu.

Namık Kemal öldü

Sakız Adası’nda bir şeyler vardı. Ya da artık Namık Kemal’in bedeni huzura ermek istiyordu. Adanın kuru havası ona iyi gelmedi; hastalanmıştı. 2 Aralık 1888’de hayata gözlerini kapadı ve henüz 48 yaşındaydı. 48 yıllık hayatına ne çok sürgün, ne çok kaçış, ne çok cümle sığdırmıştı.

Arkadaşı Ebüzziya Tevfik, Namık Kemal’in vasiyetini II. Abdülhamit’e iletti. Böylece cansız bedeni Gelibolu’da toprak oldu. Bolayır’da Orhan Gazi’nin oğlu, Şehzade Gazi Süleyman Paşa’nın türbesinin yanına gömüldü. Birkaç yıl sonra da Sultan Abdülhamit, onun için bir türbe yaptırdı. Hatta türbenin planını da Tevfik Fikret çizmişti.

II. Abdülhamit, ona son görevini sonlandırmamıştı. Namık Kemal’in ölümünden sonra oğlu Ali Ekrem’i sarayda görevlendirdi. Yine babası Mustafa Asım Bey’i de saraya müneccimbaşı olarak atamıştı.

Hiç vazgeçmeyişi, sürgünden sürgüne giderken dizginleyemediği cümleleriyle, kendisinden çok şey öğreneceğimiz bir Namık Kemal geçti bu dünyadan…

İyi ki…

Damla Karakuş

[email protected]

Not:

Biyografisini okumak istediğiniz kişileri lütfen bizimle paylaşın.